Psikoloji ile sosyolojinin arasındaki farkı basit bir tanımla açıklarlar: Psikoloji “fert”i, sosyoloji ise “cemiyet içerisinde fert”i inceler. Yani bireyin davranışını tanımak, bilmek ve kendi başında buna ilişkin kurallar psikolojinin odağı iken; bireylerin kendi aralarındaki ve bir grup olarak davranışlarının incelenmesi de sosyolojinin işi. Bu paragrafı bir kenarda tutalım.

Son yıllarda “İşletme psikolojisi” ve “İşletme sosyolojisi” adında kavramlar türedi. Yani aslında psikoloji sadece insan odaklı, sosyoloji ise toplum odaklı iken; çıkar amaçlı (kâr elde etme) kurulan mekanizmaların da “insan” ya da “toplum” gibi davranabildiği varsayılmış oldu. 
 
Düşüncemizi biraz daha ileri götürürsek, “makinaların” da kendi başına davranışı ve toplu halde davranışı konularına geleceğiz. Çok uzak değil, internet of things (nesnelerin interneti) teknolojisi bunun önünü açacak.  Bu şuan konumuz olmasa da ileriki tartışmalar için küçük bir örnek. 
 
İletişim biliminin, kişisel ya da toplumsal olarak ele aldığı konuları yukarıdaki “psikoloji-sosyoloji” örneğinde olduğu gibi işletme düzeyine de yansıtabilmekteyiz. Yani bir şirketi insana, bir ekonomi ya da sektörü topluma benzetebilmekteyiz. Bunun bir sonucu olarak da insanlara atfedilen birçok kavramı şirketlere atfedebilmekteyiz: itibar, açgözlülük, başarı, iyilik, dürüstlük, hayırseverlik, yalancılık vb. bunlardan ilk akla gelenler.
 
Şirketler, büyüdükçe temel işlevlerinin yanına (üretim, satış, muhasebe…) ihtiyaçları olan yeni birimler ekleyerek hayatlarına devam ederler. Eskiden “ne üretirsem satarım” diyen şirketler bir vakit sonra artık ürettiklerini satamayıp nasıl pazarlama birimi, nakitlerini yönetebilmek için nasıl finansman birimi, insanlarını mutlu etmek için nasıl insan kaynakları birimi kurdularsa son yıllarda da kurumsal iletişim birimleri kurmaya başladılar. 
 
Belirli ölçeğe ulaşan işletmeler için sadece satmak ve buna bağlı faaliyetlerde bulunmak yetmiyordu. Bir sanal birey olarak davranışlarını, konuşmalarını, imajını, duruşunu, algısını vb. yönetmesi gerekiyordu. Yani toplum içerisinde nasıl olması/algılanması gerektiğini tanımlaması, faaliyet planlarına dökmesi ve bunu adım adım uygulaması… Bu süreç, işletme bünyesinde sürekli bir uzmanlık alanının yerleşmesini zorunlu kıldı. Zira işletme büyüdükçe içindeki toplumla daha fazla entegre olmakta; ilişkilerini, ona karşı davranışlarını ve onların nezdindeki algılarına ilişkin sorunlar da büyümekteydi. 
 
Bireyler büyüdükçe, yaşadıkları topluma karşı sonradan öğrenilmiş ya da baştan kabul edilmiş davranış ve tutumlar oluşturur. Bu gelişme ve öğrenme süreci bireyler eliyle kurulmuş ve yönetilen işletmeler için de geçerlidir. İşletmeler de, “içinde müşterilerini de barındıran” toplumlar nezdinde kabul görmek ve hatta onu etkileyebilmek için tıpkı birey olarak bizlerin kişisel iletişim için yaptıklarımızı kurumsal iletişim başlığıyla yapmaya çalışırlar. Nerede nasıl davranmalı, neye nasıl tepki vermeli, nasıl iyi bir işletme olunur, kimlere nasıl yardım edilir, toplumun bizi nasıl algılamasını isteriz, biz onları nasıl algılıyoruz, ne yaparsak “şu şu” sonuçlara ulaşırız vb. 
Sonuç olarak kurumsal iletişim, birey olarak insanın yerine işletmenin konmasıyla, temel prensipler açısından benzeşen bir iletişim çalışmasının sistematize edilmiş bütüncül bir formatıdır diyebiliriz. 
 
Bizler birey olarak toplumla daha fazla iç içe girdiğimizde dikkate aldığımız ve yönetmekle yükümlü olduğumuz faktör sayısı arttıkça profesyonel destek almaya bile ihtiyaç duyarken (sanatçı, sporcu, siyasetçi vb.), şirketlerin büyüdükçe (özellikle nihai tüketiciye yönelik ürün/hizmet sunan gıda, giyim, perakende, otomotiv, eğlence vb. alanındaki şirketlerin) bu destekleri almaları, hatta bu departmanları kurmaları hayati önem taşımakta. 
Karmaşık gibi gözüken bu iş aslında basit bir soru etrafında şekillenmektedir: Aynada kendimizi nasıl görünüyoruz ve aslında nasıl görünmek istiyoruz? Arada anlamlı bir fark varsa yapılması gereken işler başlıyor demektir… 
 
Yılmaz Yaman
yilmazyaman@gmail.com

Arkadaşına Gönder

x