Hayatını sahnelere ve oyunculuğa adayan Zihni Göktay’la hem yeni oyununu hem de 56 yıllık tiyatro serüvenini konuşmak için bir araya geldik.

Duayen oyuncu Zihni Göktay, 100. yılı vesilesiyle yeniden sahneye konulan Hisse-i Şayia oyunuyla bu sezon da Şehir Tiyatroları’nda izleyici karşısına çıkıyor. Kibarlığı, samimiyeti ve muazzam enerjisiyle hayranlık uyandıran üstadın, yeni nesil meslektaşlarına da küçük bir uyarısı var. Göktay “Genç oyuncu kardeşlerim tevazuyu elden bırakmasınlar. Mutlaka halkla iç içe olsunlar. Bizim meslek arzın merkezine seyahate benzer hangi katmanda ne ile karşılaşacağınız hiç belli olmaz.” sözleriyle mesleğin taze yüzlerine nasihat veriyor.
 
Sizin tiyatro yolculuğunuz uzun soluklu bir serüven. Sahneye ilk nasıl adım attınız?
 
Ben küçükken babam beni Gülhane Parkı’nda İsmail Dümbüllü’nün yaz temsillerine götürürdü. Tarihi Yarımada o dönem Gülhane Parkı’nda nefes alırdı. Öylesine popüler bir yerdi… Ben de o sıralar çeşitli çocuk piyeslerinde rol almıştım. Babam terziydi. İsmail Dümbüllü’nün pişekarı, yani meşhur oyun arkadaşı babamın atölyesine gelirdi. Tevfik İnce diye bir zat-ı muhterem…  Bir gün Dümbüllü dükkanda beni gördü. Babam da “Benim oğlum da Eminönü Halk Okulu’nda tiyatro kurslarına devam ediyor” diyerek beni takdim etti. O gün İsmail amca bana elini öptürerek “Allah benim gördüğüm uğurları sana da nasip etsin” sözleriyle icazet verdi. Tiyatro serüvenim böylece başlamış oldu.
 
HEYACANIN BİTTİ Mİ ÇIKAR FESİ OTUR EVİNDE
 
Uzun yıllardır şehir tiyatrolarında oyunculuk yapıyorsunuz. “Sanatçının en büyük ödülü alkıştır” derler. Her oyunun ardından gelen alkışlar ilk günkü gibi heyecanlandırıyor mu sizi?
 
İnanın her seferinde ilk günkü gibi kalbim çarpıyor. Bizim işimizin en büyük lezzeti de alkıştır zaten. Dökülen terimizin, ıslanan alnımızın tek karşılığı budur. Alkış beni çok motive ediyor, heyecanlandırıyor. Bu heyecan bir gün biterse, çıkar fesi otur evinde zaten.
 
Meslektaşlarınız, oyunculuktaki istikrarınız ve disiplininizden hayranlıkla bahsediyor. Bu enerjiyi nereden buluyorsunuz?
 
İnsan öncelikle işini sevmeli büyük bir aşkla! Bakın 54 sene oldu hala aynı sevgiyle bağlıyım tiyatroya. Sahne, benim hem ekmek param hem de en büyük motivasyon kaynağım. Benim frapan bir hayatım yok. Kendimi oyunculuğa adadım. Bundan başka bir iş yapmayı da kesinlikle düşünmüyorum. Röportajlar, çeşitli atölye çalışmaları, televizyonlardaki sohbetler ve muhakkak oyunculuk! Hayatım bunların arasında geçiyor. 
 
HER İŞİ EHLİNİN YAPMASI GEREKİR
 
Tiyatronun yanı sıra ekranlardaki birçok komedi dizisinde de sizi izledik. Dizi oyunculuğuna devam edecek misiniz?
 
Dizi oyunculuğu benim için çok önemli. Çünkü o da bizim işimizin bir yan kolu. Biz yapmasak mankenler, türkücüler yapıyor zaten. İşi ehlinin yapması gerekir. Dizilerde büyük bir kaos yaşanıyor. Magazin figürleri hakimiyeti ele almış vaziyette. Güzel kız-yakışıklı çocuk döngüsü sürüp gidiyor. Ben her zaman aile dizilerinde rol almaya çalıştım. Projeler geldikçe dizi sektörüne de ağırlık vermeye çalışıyorum.
 
Sektörün duayeni olarak yeni nesil dizi oyuncularını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Genç oyuncular arasında çok beğendiğim isimler var. Örneğin; Kenan İmirzalıoğlu, Kıvanç Tatlıtuğ, Tardu Flordun, Canan Ergüder, Büşra Pekin ve Şebnem Bozoklu’nun oyunculuklarını çok takdir ediyorum. Şöhretli insan önce bulunduğu yeri hazmetmeli. Gençlerin en çok önem vermeleri gereken nokta da budur. Öteki türlü “Ben oldum” diye ortaya çıkıp burnunu büyütürsen halk seni antipatik bulur. Bizim mesleği yapmak arzın merkezine seyahat etmeye benzer. Hangi katmanda ne ile karşılaşacağın hiç belli olmaz. O yüzden devamlı gözlem yaparak kendini geliştirmek ve mutlaka tevazu sahibi olmak gerekir
 
BENDE ALLAH VERGİSİ BİR DOĞAÇLAMA YETENEĞİ VAR
 
Siz sahnedeki doğaçlama yeteneğinizle de ünlüsünüz. Doğuştan gelen bir özellik mi bu?
 
Bu Allah vergisi bir şeydir. Her kula, her sanatçıya nasip olmaz. Ben Gazanfer Özcan, Nejat Uygur, İsmail Dümbüllü ve Muammer Karaca gibi ustalarımı görerek, onlardan feyz alarak öğrendim bunu. Onlar geleneksel Türk tiyatrosunun mihenk taşlarıdır. Geleneksel Türk tiyatrosunda da doğaçlama oldukça sıklıkla kullanılan bir tekniktir. Hem ustaların yanında piştiğim için hem de doğuştan gelen yeteneğim sayesinde sahnede sık sık doğaçlama yapabiliyorum.
 
PAZARCIYLA DA ROMAN VATANDAŞLA DA ARKADAŞIM
 
Zihni Göktay, Türk halkının gözünde adeta aileden biri gibi. Bu samimi ilişki nasıl kuruldu?
 
Halk beni gerçekten de ailesinden biri gibi görüyor. Bunun en önemli nedeni de daima aralarında olmamdır. Ben 7 yaşındaki çocukla da 80 yaşındaki adamla da arkadaşım. Caddede pazarda dolaşırım, pazarcıyla da arkadaşım. Cennet Mahallesi dizisinde oynadığım dönem sayesinde bütün Roman vatandaşlarla da ahbap olduk. Vapurda benimle oturup konuşanlarla da dostumdur. Bir de oynadığım karakterler hep halktan vatandaşlar oldu. Bu durumun da elbette beni böylesine benimsemelerinde etkisi var.
 
Aristokrat karakterleri oynamaktan özellikle mi uzak duruyorsunuz?
 
Aslında bu bilerek kaçındığım bir durum değil ama bana genelde halktan karakterler denk geliyor. Ben de çok memnunum bu durumdan. Çünkü ben bir
halk çocuğuyum.
 
Bu sezon 100. yılı vesilesiyle sahnelenen “Hisse-i Şaiya” oyunuyla izleyici karşısına çıkıyorsunuz. Oyunun konusu nedir?
 
Hisse-i Şaiya “ortaklaşa mal” anlamına geliyor.  Oyun tam bir evlilik komedisi. Birbirleriyle geçinemeyip ayrılan, ayrıldıktan sonra da didişmeye devam eden ancak biricik kızlarını bir türlü paylaşamayan bir çifti konu ediniyor. Adeta didişmekten zevk alan bu çift, oyunun ortasında büyük bir şamata koparsalar da hikayeleri mutlu sonla bağlanıyor.
 
EŞİNİ, İŞİNİ VE AŞINI DOĞRU SEÇMEK GEREK
 
İnsan hayata dair bazı güzellikleri keşfedebilmeli ve tercihlerini çok iyi yapabilmelidir. Hayatta üç şeyi doğru seçersen çok mutlu olursun: Eşini, işini ve aşını. Ben ömrüm boyunca bu düsturu benimseyerek yaşadım.
 
KAYNAK: MOPAŞ VİTRİN DERGİSİ

Arkadaşına Gönder

x